Alma Mazlumun Ahını / Çıkar Aheste Aheste

Dr. Saim ARI
Zulüm, keyfî hareket ile hukûkî sınırları çiğneyerek hak yeme; başkasının malına, şahsiyetine, canına kast etme; cezayı gerektirecek bir suç olmaksızın güçsüzlere kötülük ve eziyet etme gibi anlamlara gelir.
Hz. Adem'in çocuklarından Kâbil ile başlayan zulüm, tarih boyunca, insanların bulunduğu yerde görülegelmiştir. Kâbil, egosunu/enâniyetini tatmin için Hâbil'i öldürmeye kalkışırken, nefsi, yaptığı bu işi ona süslü göstermiştir (Mâide, 5/30). Gerçi o, yaptığına sonradan pişman olmuştur; ancak bu pişmanlık fayda vermeyecektir. O, zulüm ile bir insanı öldürme gibi geri dönüşü olmayan bir yola girmişti. İlâhî emirleri ihmal eden kulların manevî sorumlulukları için Yüce Allah, her zaman tövbe kapısını açık bırakmaktadır. Ancak, kul hakkına tecavüzden doğan günâhlara tövbenin ilk şartı, hak sahibinden helâllik dilemektir. Aksi halde, katlanılması zor cezalar vardır.

Karanlığı ifâde eden, 'zulmet, zalâm, zulumât' kelimeleri ile 'zulm'ün; 'z.l.m' kökünden gelmesi, her iki mânâ arasında yakın bir münasebet olduğunu gösterir. 'İlâhî Nûr'dan uzak yaşamak, iç dünyanın kararmasına yol açar. İç dünyanın kararması da, zaman zaman zulüm ile dışarıda kendisini gösterir. Asr-ı Saâdet öncesi kız evlatlarını diri diri toprağa gömen insanların, iç dünyalarının İlâhî Nûr ile aydınlanmasından sonra bir karıncayı dahi ezmekten kaçınabilen şefkat kahramanları haline gelmelerinin sırrı, işte bu gerçekte gizlidir. Zulmedenlerin, dünya nimetlerinden başkalarını mahrum bırakmaya çalışmaları, içlerindeki karanlıktan kaynaklanmaktadır. Bunun için kalblerin aydınlanması gerekmektedir.

Hak ve hukuk sınırlarını çiğneyerek insana ve diğer canlılara saldıran zalim, mazluma zulmederken, aynı zamanda 'Hakk'a karşı gelmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'de 247 defa geçen 'Hakk' kelimesi, Yüce Allah'ın zâtı ile Kur'ân-ı Kerim mânâlarına geldiği gibi; kul hakkı, adalet, doğruluk, hukukun tecellisi gibi mânâlara da gelmektedir. Hak kelimesinin her iki mânâyı da taşıdığına;

'Rabb'in nâmütenâhi adı var en başı Hakk
Mümin için en mühim vazife onu tutup kaldırmak'

beyti ile işaret eden Millî Şâirimiz Mehmed Akif, 'Esmâi Hüsnâ'nın başında 'Hakk' olduğunu belirtirken, toplumların huzur temînâtı olan hak ve adaletin, ancak gönüllere kutsal değerlerin yerleştirilmesiyle tecelli edeceğine işaret etmiştir. Zalim, güç yetirdiği insanlara zulm ederken, bir gün 'mutlak güç sahibi' Allah tarafından zulmünün karşılığını göreceğini hesaba katmaz. İlâhî Beyân'da Hz. Musa'nın; '... Gerçekten ben, hesap gününe inanmayan her büyüklük taslayan insandan, benim de sizin de Rabbi olan Allah'a sığınırım' diye duâ ettiği haber verilmektedir (Mü'min, 40/27). Âhirette, Allah'ın huzurunda kurulacak bir mahkemede, 'Zerre ağırlığında iyilik veya kötülüğün...' dahi karşılığının verileceği şeklindeki İlâhî İkâz'ın kalblere yerleşmesi, zulmü önleyici en güçlü iç dinamiktir. Âhiret, hesap, cennet, ceza.. gibi inanç mefhumları hakkında şüphesi olanlar için, 'Ya varsa!..' şeklindeki bir yaklaşım dahi çok şey ifâde eder..

Yüce Kudret Sahibi'nin, insanların istifâdesi için hazırladığı dünya nimetleri, herkese yetecek miktardadır. Huzur içinde bir dünyada yaşama yerine, başkalarına kötülük peşinde koşmak, mazlum kadar zalimi de perişan eder. Zalime ilk cezayı, kendi vicdanı verir. Zalim, zulmettiği insanı mutlu görmeyi denese, bundan kendisi de nasibini alacaktır. Yüce Allah, iyi ile kötüyü ayırt edebilmemiz için bizlere akıl nimeti vermiştir.

Mazlumun tesellî kaynakları
Zulme uğrayan insanın, hukûkî yollara müracaat etmesi ona ait bir haktır. Zulmedene fizikî müdahalede bulunmak doğru değildir. Aksi halde, önü alınmaz büyük problemlerin yolu açılabilir. Peygamber Efendimiz (sas), 'Zarara zararlâ karşılık vermek yoktur' (İbn Mâce, No: 2340 / Ahkâm, 17) kutsî sözleriyle, kişinin kendi kararıyla zalimi cezalandırmak yerine, hâkime müracaat etme hakkına sahip olduğunu belirtmişlerdir. Mazlumun hukûkî yollar dışında, zalime gereksiz müdahalede bulunması, kendisini haklı olduğu dâvâsında haksız duruma düşürebilir. Bu durumun, aileler veya toplumlararası çatışmalara yol açması ise; daha fecî bir hâdisedir. İslâm'ın temel esaslarından biri, toplum barışının korunmasıdır. Bunu bozacak 'fitne' hareketlerinden kaçınılması gerektiği konusunda Allah Resûlü (sas)'nun ikazları vardır.

Yukarıdaki ifadelerden, mazlum, uğradığı zulmü sinesine çekmeye kendisini mahkum etmelidir mânası çıkarılmamalıdır. Her şeyden önce mazlum, hak ve hukûkun bir gün tecellî edeceğine inanarak sabretmelidir. Mazlum, dünyada hakkını alamazsa dahi, âhirette, İlâhî Adalet terâzisi önünde zalimin ettiğini bulacağı konusunda Allah'ın va'dini hatırlamalıdır. İnsan zulme de uğrasa, hayatın devam ettiğini düşünmeli ve hayatın güzelliklerini görebilmelidir. Mazlum, yapılan zulmün kendisindeki tesirini sürekli kılacak bir tavır takındığı taktirde, önce psikolojik, sonra da, bunların yol açacağı fizyolojik rahatsızlıklara maruz kalacağını bilmelidir. Bu nevi sıkıntılardan kurtulmanın çaresi, hâdi-seleri sabır ve tevekkül ile karşılamaktır. Bu durumu İbrahim Hakkı Hazretleri ne güzel ifade eder:

'Hakk şerleri hayr eyler,
Zann etme ki gayr eyler,
Ârif onu seyr eyler,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.
Deme! Bu niçin böyle,
Yerincedir ol öyle,
Bak sonuna sabr eyle,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.'

Mazlum; çoğu zaman zalim karşısında güçsüz ve çaresiz kaldığını düşünür. Bu durumda 'Mutlak Güç Sahibi' Yüce Yaratıcı'ya sığınmak ve O'ndan yardım istemek zorunda kalır. Böyle bir inanç içerisinde yapılan duâ ile insan, sınırsız kudret sahibi olan Rabb'ine samimi bir şekilde bağlanmış olur. Bu hakikate kavuşmak, mazlum için büyük bir kazanç ve mutluluk değil midir?

Maruz kaldığı zulme pasif direnişle karşılık veren insan, âhiret hesabına büyük bir kazanç içerisinde olduğunu düşünmelidir. Maruz kaldığı zulmü devamlı hatırlayarak intikam alma düşüncesi içerisinde yaşaması, mazlum için, psikojik ve fizyonomik problemlerle karşı karşıya gelmek demektir. Bu tür düşüncelerden kurtulmak için mazlum; 'Kendisine zulmedene bedduâ eden, hakkını almış ve bedduâsı nispetinde zalimdeki hakkını kaybetmiş olur.' hakikatini ifâde eden Efendimiz (sas)'in, '...Senin rencide edilmen senin için mükâfat; ona da günah olsun.' (Suyûtî, No: 670) müjdeli kutsi sözü hatırlamalıdır. Esasen, mazlumun pasif direnişiyle zalimi, Sınırsız Güç Sahibi'ne havale etmesi çok şey ifade eder.

Atasözlerinden zalime dersler

- Alma mazlumun âhını, çıkar âheste âheste.

- Zulm ile âbâd olanın sonu berbâd olur.

- Az kaz, uz kaz, (kuyuyu kendi) boyunca kaz.

- Elbette olur ev yıkanın hanesi virân.

- Ele attığın taş başını yarar.

- Ağlatan gülmez.

- Etme-bulma dünyası.

- Etme komşuna gelir başına.

- Çalma kapıyı, çalarlar kapını.

- Kazma kuyuyu kendin düşersin.

- Kötülük eden kötülük bulur.

- Mazlûmun âhı indirir şâhı.

- Üveye etme özünde bulursun, geline etme kızında bulursun.

- Zulüm eken isyan biçer.

- Kötülük eken pişmanlık biçer.

- Önce iğneyi kendine batır, sonra çuvaldızı başkasına.

- Tilki ne kadar çevik ise de, bir gün boğazı onu ele verir (Yurtbaşı, 8183).

Mikro âlemden, makro âleme kadar yaşanan intizam, ihtişam ve sanat; bunu tanzim ederek yaratan Sınırsız Kudret Sahibi'ni gösterir. Yüce Allah, bütün bu işleri bir plân, program ve takdir dahilinde yapmaktadır. O'nun kâinattaki programladığı işlerden biri de, zalimin cezasını bu dünyada görmesidir. Bu hakikat, atasözlerimizle de ifade edilmiştir. Yaşadığımız hayatın 'imtihan dünyası' olması, her zalimin bu dünyada ilahi ceza ile cezalandırılmasını gerekli kılmamaktadır. Çok defa zalimin, gururuyla; mazlumun da ezilmişliğiyle bu dünyadan geçip gitmesi, âhirette 'büyük bir hesap' olacağını ispat etmektedir. Bu gerçeği göz önünde bulundurarak başkalarına kötülük yapmaktan kaçınmak, akıllıca bir davranış olacaktır. Bu konuda, 'Kendi düşene ağlanmaz' atasözü de hatırlanmalıdır. Günden güne ağaran saçlar ve direncini kaybeden vücutla insanın kabre doğru gidişi, düşündürücü olsa gerek.

Zulmün âkıbetini haber veren âyet ve hadîs-i şerifler
Zulüm, eninde sonunda zalimi de önüne katıp götürecek bir âfettir. O, hiçbir zaman uzun ömürlü olamaz. Bu hususa işaret eden Allah Resûlü (sas), 'Allah, zalime mühlet verir (hemen ceza vermez), bir de onu yakaladı mı, artık iflâh etmez (bir daha salıvermez.)' buyurmuştur. Hadîsin râvisi, Peygamber Efendimiz (sas)'in bu sözü söyledikten sonra, 'İşte Rabb'inin yakalaması böyledir. O zalim ahâliyi böyle yakalar. Zirâ O'nun yakalaması çok can yakıcı, çok şiddetlidir.' (Hûd, 11/102) âyetini okuduğunu nakleder. (Zebîdî, XI, 113-114.).

Yüce Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'de zalimler için yaptığı ikazlardan bazıları:

'...yaptıkları zulmün günâhını yüklenenler ise perişan olmuşlardır.' (Tâhâ, 20/111)

'Sizden kim zulmederse ona büyük bir azâp tattırırız.' (Furkân, 25/19)

'... Zalimlerin yaptığından Allah'ın habersiz olduğunu sanma; O, sadece onları (yaptıklarının cezasını), gözlerin dehşetten donup kalacağı güne erteliyor.' (İbrahim, 13/24)

Yeryüzünde büyüklük taslayarak başkalarına tuzak kurup zulmedenlerin, er geç başlarına felâketler geleceğini haber veren Yüce Allah, Kur'ân'da; '...Kötü tuzak, ancak sahibinin başına dolanır....' (Fâtır, 22/43) buyurur. İbn Abbas bu âyeti, 'Kişi, kazdığı kuyuya kendi düşer.' şeklinde açıklamıştır.

Allah Resûlü (sas)'nun zalimin âkıbeti hakkında ifâde etmiş olduğu kutsî sözleri:

'Mazlûmun bedduâsından sakının! Zirâ mazlûm ile Allah arasında (duânın kabulüne) hiçbir perde yoktur.' (Zebîdî, V, 303-304.)

'Zulümden kaçının, zirâ zulüm, kıyâmet gününde zalimin karanlıklı bir azaba atılmasının sebebidir...' (Zebîdî, VII, 374).

'Yüce Allah: İzzetim ve celâlim hakkı için, sonunda zalimlerden mazlumun intikamını alırım. Bir mazlumun zulme uğradığını görüp, gücü yettiği halde ona yardım etmeyen katı yürekli kimseden de mazlumun intikamını alırım, buyurdu.' (Zebîdî, IV, 203)

'Bir kimse kardeşinin haysiyetine (nefsine), yahut malına haksız olarak taarruz etmiş ise; altın ve gümüş (gibi maddî şeylerin) olmayacağı kıyamet gününden evvel onunla helâlleşsin! Aksi halde yaptığı zulüm nispetinde onun iyi amellerinden alınıp hak sahiplerine verilir. İyiliği yoksa hak sahibinin günahından alınıp haksızlık eden adama yüklenir.' (Zebîdî, VII, 376).

Zulmün cezasız kalmayacağını ifade eden beyitler ve anekdotlar
Tarihimizde ahlâkî nasîhatler veren eserlerde, zulüm konusu ele alınırken zalimin bu dünyada ve âhirette karılaşacağı cezalara dair örnekler verilmiş, güzel vecîzeler ortaya konmuştur. Bu eserlerden biri olan Gülistan'da Sâdî, sık sık 'gönül ve âh dumanı'ndan bahsetmektedir. Bu deyim, mazlumun gönlünden çıkan 'Âh!!..' feryâtlarıdır. Sa'di şöyle der:


'Mazlumun gönül dumanının zalime ettiğini, kızgın ateş kuru otlara yapamaz.' (Sa'di, 54, 324)

Osmanlı döneminde ahlâk konusunda eser yazan mütefekkirlerden Süheylî de, insanların geçeceği yola eziyet verici diken koyanların, eninde sonunda bundan kendilerinin zarar göreceğini ve dikenlerin kendi ciğerlerine batacağını şu beyti ile ifâde eder:

'Her hârı cefâ kim dikersin yoluna halkın
Âhir ciğerin zahmına hançer olur ol hâr.' (Süheylî, II, 41)

XIII. yüzyıl Osmanlı devlet adamlarından defterdâr Sarı Mehmed Paşa, zulmedenlerin yaptıklarının kıyamet gününde kendileri için azap sebebi olacağını, hattâ zulümleri sebebiyle, ölüm anında can vermelerinin çok zor olacağını ifâde eder:

'Her ki zulmetti zîrdestine
Yarın ol zulm âna zulmet olur.
Ol zaman kim ecel boğazın ala
Âna can vermesi meşakkat olur.' (Mehmed Paşa, 92)

Tarihte güç ve kuvvetiyle meşhur Zâloğlu Rüstem geçmişten ibret almaları için zalimlere şöyle seslenir:

'Zaman, nice zalim insanlara ne yapmıştır? Ayaklarının altına bak da gör!...'

İslâm tasavvuf tarihinde önemli bir yere sâhip hanımlardan Rabiatü'l-Adeviyye, mazlumlara zalimden intikam alma düşüncesi taşımalarına lüzûm olmadığı tavsiyesinde bulunarak şöyle der:

'.... Yüce Allah, zalimi helâk edecektir. Buna inanmak, mazlumun zalime karşılık vermesinden daha etkilidir...'

Ziya Paşa, konuya daha farklı bir açıdan yaklaşarak, zalimlerin bir gün mutlaka mazlumdan özür dilemek zorunda kalacağını söyler:

'Sabret! Siteme, ister isen hüsn-i mükâfât
Fikr eyle ne zulm eylediler Yûsuf'a ihvân
Zâlimlere bir gün dedirtir Kudret-i Mevlâ
Tallâhi lekad âsereke'llâhü aleynâ.' (Ziya Paşa, 110)

(Eğer güzel bir mükâfat istiyorsan, zulme sabret. Düşün ki, Hz. Yusuf'a ne kadar zulm ettiler. Allah'ın kudreti bir gün zalimlere, Hz. Yusuf'un kardeşlerinin dediği gibi, 'Şüphesiz ki, Allah seni seçkin bir insan halinde bize üstün kıldı.' (Yusuf Sûresi, 12/91) dedirtir.)

Allah Resûlü (sas)'ne yıllarca zulm edenler, Mekke Fethi'nde aynı sözleri söyleyerek af edilmelerini istemişlerdi. Allah Resûlü (sas) de incelikle onları af ettiğini ilân etmişti.

Mahmud Celâleddin Paşa, zalimin bir gün hukûk karşısında cezalandırılacağını belirttikten sonra, mazlumun göz yaşlarının kimsenin yanına kalmayacağını ve zulm edenin mutlaka karşılığını bulacağını şöyle ifâde eder:

'Kalmaz yanına nâle-i mazlûm aslâ
...

Ettim buldum cihânıdır heft âbâ!'

Hak arayan için mutlaka adaletin tecelli edeceğinin ve zulmün çok uzun ömürlü olmayacağının sabit bir hakikat olduğunu belirten şair de şöyle der:

'Elbette bulur hakkını bir gün hak cû
Boş sanma ki meydânı, hakîkattir bu.' (A. İ. Öbek, 170)

Allah Resûlü (sas)'nün tarihî zulümlere son verdiğini bir daha hatırlayalım

Tarih boyunca insanlar, zulümden uzak bir hayat yaşamayı arzulamışlardır. İnsanlığın özlediği böyle bir huzur dünyası, ancak Kur'ân terbiyesiyle yetişen toplumlarda görülebilmiştir. Bunun en canlı örneği, Saadet Asrı'nda gerçekleşmiştir. İslâm ile şereflenmesinden önce öz kızlarını diri diri toprağa gömecek kadar zulüm işleyen insanlar, Kur'ân terbiyesini aldıktan sonra, yerdeki karıncayı dahi ezmekten çekinir hâle gelmişlerdi. Bu konuyu tablolaştıran Millî Şairimiz Mehmed Âkif:

'Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!'

ifâdeleriyle, o dönemde hüküm süren zulmü tasvir ettikten sonra;
'Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
Bir nefhada insanlığı kurtardı o mâsum,
Bir hamlede Kayserler'i, Kisrâlar'ı serdi!
Aczin ki ezilmekti bütün hakkı, verildi;
Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!'
mısraları ile, câhiliye toplumunun damarlarına kadar yerleşmiş olan zulüm ve ahlâksızlığın, Peygamberimiz (sas)'in getirdiği hidayet nuruyla ortadan kalktığını ifâde eder.

Millî Şairimiz, güzel hasletleri topluma yerleştiren, kötü huy ve zulmü ortadan kaldıran Mazlum Nebi'ye karşı duygularını, teşekkürlerini şöyle takdim eder:

Medyundur O Mâsum'a bütün bir beşeriyet
Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.

'Amin!' diyoruz.

Not: (*) Kur'ânı Kerim'de "Hakk" kelimesinin "Allah" anlamında kullanıldığına dâir şu sûre ve âyetlerine bakınız, 6/62; 10/30; 18/44; 20/114; 22/6; 23/71; 31/30; 48/28; 61/9.

Kaynaklar

-Metin Yurtbaşı, A Dictionary of Turkish Proverbs, Turkish Daily News Yayınları, Ankara 1993, s.81-83 .
-Zebîdî, Sahihi Buhari Muhtasarı Tecrîdi Sarîh Tercemesi ve Şerhi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay. Ankara, tarihsiz, (Tercüme ve şerh: Kâmil Miras), XI, 113-114.
-el-Aclûnî, Keşfu'lHafâ, Thk.:M.Abdülaziz elHâlidî, III, Beyrut 1997, II, 203.
- Süheylî, Ahmed b. Hemdem, Türk İslam Tarihinden (Nevâdiri Süheylî), (Haz.Ş. Kutlu),Tercüman 1001 Eser, II, 41.
- Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Devlet Adamlarınna Öğütler, (Haz: H. Ragıb Uğural), Kültür Bak. Yay., Ankara, 1992.
- Ziyâ Paşa, Tercî-i Bend Terkîbi Bend, (Haz.:Hüseyin Yorulmaz), Çıdam Yay., İstanbul 1992,110.
- Mahmud Çanga, Kur'ân Kelimelerinin Anahtarları, Timaş Yay., İstanbul 1986.
- Sa'di, Gülistan, Millî Eğitim Bakanlığı Yay. (Tercüme: Hikmet İlaydın), İstanbul 1991.
- Ali İhsan Öbek, Divan Edebiyatında Sosyal ve Dinî Konulu Rübailer, İnsan Yay., İstanbul, 1995.

Yorum Yaz